Sayın Bakan, PİSA sonuçlarının analizini yapmış. Analizi okuduğunuzda PİSA sonuçlarının neden bu şekilde gerçekleştiğini daha iyi anlıyorsunuz. Sınava sadece fen lisesi öğrencileri girseymiş üçüncü olurmuşuz. Sosyal Bilimler lisesi öğrencileri girseymiş de Güney Kore'nin önünde. 'Finlandiya'nın matematik notu 34 puan düşmüş ama onlar kıyameti koparmıyor' diye sitem etmiş Sayın Bakan. Ben şahsen Bu analizleri Sayın Bakan'ın doğrudan kendisinin yaptığını sanmıyorum da, onun için daha da üzücü buluyorum olayı. Çünkü Sayın Bakan daha önce Milli Savunma Bakanı idi ve bu konulara oldukça yabancı bir bakanlıktan geliyor. Analizi Bakanlık bürokratları yaptıysa yandık ki ne yandık; o bürokratların konunun uzmanı olması beklerken başımıza gelene bakın.
Bu sınavlar, öyle belli okullara uygulanan sınavlar değil, tam da bu nedenle ülkenin genel eğitim öğretim düzeyinin bir göstergesi oluyorlar. Ülkelere 'ülkenizdeki bu yaş grubunda bulunan öğrencilerden istediğiniz bin tanesini seçip gönderin' deseler sınav sonucunun bizim için çok daha iyi olacağına inanıyorum. Bizim iyi eğitim veren okullarımızdaki öğrencilerin dünyadaki yaşıtlardan pek de aşağı kalır yanları yok. Ayrıca bir çoklarından da iyi oldukları rahatça söylenebilir. Ama bizim bir çok alanda olduğu gibi eğitimde de en önemli sorunumuz fırsat eşitliği. Tabi son günlerde fırsat eşitliğinde önemli bir adım atılarak(!) iyi eğitim veren okullardaki kadrolarda emsali görülmemiş bir değişiklikle diğerlerinin yanına çekme çabasını göz ardı edersek bu konuda sınıfta kaldığımız da açık.
Milli Eğitim Bakanlığının bütçesi son yıllarda çok artırılmış. Doğrudur herhalde. Ama artırılmış da bu paralar nerelere harcanmış. Örneğin şu bedava kitap dağıtımı çok önemli bir kaynak kaybı. Bir kere o kitapların büyük bölümü okullarda öğretmenler tarafından kullanılmıyor bile. Diyelim ki kullanılacak kadar güzel kitaplar ürettiniz. Öğrenciye zimmetli verirsiniz yıl sonunda geri alırsınız --kimi okullarda özellikle yabancı kökenli kitaplar için uygulandı- ya da ücretli olarak verirsiniz. Şu FATİH projesine ne oldu acaba. Ne kadar harcadınız. Bu proje ile birlikte ülkemiz sayısal yayıncıların en çok uğradığı ülke olmuştu belki de. Neden belli okullarda ve aşamalı olarak uygulama yoluna gitmediniz. Uygulama yanlışlarını görerek ve gerekli düzeltmeleri yaparak genelleştirme yoluna gitseydiniz belki şu anda elimizde çok önemli bir eğitim yöntemi bulunurdu. Eğitimde tek sorunumuz bütün öğrencilere uyduruk tablet dağıtımı mı idi?
Bir sendikadaki eğitimcilerin peşine takılmış gidiyorsunuz. Eğitim toplantılarında yol göstericileriniz onlar ama gidiş hiç de iyi değil bilesiniz. Irmağı yukarıya doğru akıtmaya çalışmaktan vazgeçseniz diyorum.
Bir başka üzüntüm ise ülkemizdeki muhalefet partilerinin eğitim dünyamıza yaklaşımları. Sloganik söylemlerden öteye gitmeyen öneriler. Bu gün iktidarı size veriyorum deseler ciddi bir değişim ve gelişim oluşturabilecekleri son derece kuşkulu.
Eğitim, ülkemizin en önemli sorunlarından biri ve belki de birincisidir. Çünkü diğer birçok sorunun kaynağıdır. Eğitimde 'özerklik' yoluna mı gidersiniz ne yaparsınız bilmem ama bildiğim, bir şeylerin yapılabileceğidir.
Yapın, yoksa bu yüzyılı da kaybediyoruz ve bu güzel ülkeye yazık oluyor.
9 Aralık 2016 Cuma
7 Aralık 2016 Çarşamba
PİSA MI? PİZZA MI?
PİSA sonuçları açıklandı.
Durum.
Bildiğiniz gibi, sınav sonuçlarında iyiye giden bir şey yok.
Fatih projesi, yeni okullar, tekli eğitim, 30 kişilik sınıflar vs.
Hayır iyiye giden bir şey yok.
Pardon.
Bir şey var unuttum.
Eskiden sonuçlar açıklandığında kimsenin pek haberi olmazdı. Duyanlar da Pisa yı Pizza sanırdı. Selçuk Şirin Hoca bir söyleşisinde 'sonuçlar açıklanınca gazetelere baktım hemen hemen hiç bir şey yok kimse oralı değil' gibi bir şey söylemişti de şimdilerde sınav analizlerine bir sayfa ayrılmaya başlandı.
E bu da bir şey tabi ki diyeceksiniz.
Ve akıl vermeler başlayacak şimdilerde.
--Müfredat ağır
--Sınıflar kalabalık
--Sınav sistemimiz bozuk değiştirelim
--Sınav odaklı eğitim olmaz kaldıralım
--Disiplin aşırı, yaratıcılığı öldürüyor
--Ne aşırısı disiplin yok ki.
--Öğrencilere bir sınıfa kadar not vermeyelim bak birileri öyle yapıyor.
--Sınıfta kalmak kalktı, yeniden getirelim
--Teknoloji efendim teknoloji
--Hayır öğretmen
--Öğrenci
--Aile
......vs.
Değerli uzmanlar örneğin siz öğrenci olsanız diyorum, öyle sıradan bir okıulda. Başarınız nasıl olurdu acaba.
*Otobüste birbirinin boğazına sarılan büyükleri,
*TV lerin kadrolu tartışmacılarını
*Boğaz damarları şişerek birbirine bağıran siyasetçileri,
*Dün ömür boyu cezası kestiklerine bugün beraat veren mahkemeleri,
*Öğretmene 'bak seni amcama söylerim' diyen öğrenci arkadaşınızı
*Fazla soru soran öğrencisine 'otur lan yerine fazla konuşma, ukalalık yapma' diyen öğretmenini,
*Üniversiteyi bitirip asgari ücretle bile iş bulmakta zorlanan komşudaki abla ya da abiyi,
*Kerameti kendinden menkul kimi kimselerin ulaştığı servet ve saygınlığı,
*Paranın en yüce değer olduğunu
.....vs....vs
görseydiniz eğer ne kadar önem verirdiniz öğrenmeye.
Durum umutsuz mu?
Biraz öyle ama,biraz da...
Hemen yapılması gerekenler var, yarın yapılması gerekenler ve daha sonrasında diye de düşünmeden edemiyor insan.
Yapılamayacakları bir yana bırakıp yapılabilecekleri konuşalım yeter ki.
Köy enstitüleri gibi bir çınarı oluşturan da, kurutan da bu coğrafyada.
Konuşalım.
Ama Bertrand Russell diyor ki;
'Eğitimi belli birtakım inançları ruhlara aşılamak aracı sayanlarla onun özgür düşünce yeteneği yaratmasını gerektiğini düşünenler arasında hiç bir anlaşma olamaz'
Russel haklıysa nasıl olacak.
Bilemedim ki..
Durum.
Bildiğiniz gibi, sınav sonuçlarında iyiye giden bir şey yok.
Fatih projesi, yeni okullar, tekli eğitim, 30 kişilik sınıflar vs.
Hayır iyiye giden bir şey yok.
Pardon.
Bir şey var unuttum.
Eskiden sonuçlar açıklandığında kimsenin pek haberi olmazdı. Duyanlar da Pisa yı Pizza sanırdı. Selçuk Şirin Hoca bir söyleşisinde 'sonuçlar açıklanınca gazetelere baktım hemen hemen hiç bir şey yok kimse oralı değil' gibi bir şey söylemişti de şimdilerde sınav analizlerine bir sayfa ayrılmaya başlandı.
E bu da bir şey tabi ki diyeceksiniz.
Ve akıl vermeler başlayacak şimdilerde.
--Müfredat ağır
--Sınıflar kalabalık
--Sınav sistemimiz bozuk değiştirelim
--Sınav odaklı eğitim olmaz kaldıralım
--Disiplin aşırı, yaratıcılığı öldürüyor
--Ne aşırısı disiplin yok ki.
--Öğrencilere bir sınıfa kadar not vermeyelim bak birileri öyle yapıyor.
--Sınıfta kalmak kalktı, yeniden getirelim
--Teknoloji efendim teknoloji
--Hayır öğretmen
--Öğrenci
--Aile
......vs.
Değerli uzmanlar örneğin siz öğrenci olsanız diyorum, öyle sıradan bir okıulda. Başarınız nasıl olurdu acaba.
*Otobüste birbirinin boğazına sarılan büyükleri,
*TV lerin kadrolu tartışmacılarını
*Boğaz damarları şişerek birbirine bağıran siyasetçileri,
*Dün ömür boyu cezası kestiklerine bugün beraat veren mahkemeleri,
*Öğretmene 'bak seni amcama söylerim' diyen öğrenci arkadaşınızı
*Fazla soru soran öğrencisine 'otur lan yerine fazla konuşma, ukalalık yapma' diyen öğretmenini,
*Üniversiteyi bitirip asgari ücretle bile iş bulmakta zorlanan komşudaki abla ya da abiyi,
*Kerameti kendinden menkul kimi kimselerin ulaştığı servet ve saygınlığı,
*Paranın en yüce değer olduğunu
.....vs....vs
görseydiniz eğer ne kadar önem verirdiniz öğrenmeye.
Durum umutsuz mu?
Biraz öyle ama,biraz da...
Hemen yapılması gerekenler var, yarın yapılması gerekenler ve daha sonrasında diye de düşünmeden edemiyor insan.
Yapılamayacakları bir yana bırakıp yapılabilecekleri konuşalım yeter ki.
Köy enstitüleri gibi bir çınarı oluşturan da, kurutan da bu coğrafyada.
Konuşalım.
Ama Bertrand Russell diyor ki;
'Eğitimi belli birtakım inançları ruhlara aşılamak aracı sayanlarla onun özgür düşünce yeteneği yaratmasını gerektiğini düşünenler arasında hiç bir anlaşma olamaz'
Russel haklıysa nasıl olacak.
Bilemedim ki..
29 Kasım 2016 Salı
SİZ; NE KADAR İNSANSINIZ?
Adamın biri yeni duyduğu bir sözcükle karşılaştı mı yanındakini dürtüp sorar,
-- Ne demek istedi iyi bir şey mi?
Yanıt genellikle aynıdır.
--Bilmem herhalde.
Baştan söyleyeyim, 'iyi bir şey misiniz?' demek istiyorum.
Ortaokul çağında, onlu yaşlarda çocuklar.....
Çok büyük olasılıkla kocaman insanların aymazlığı yüzünden canlı canlı yandılar.
Çok şey söylemeye gerek yok bir an için gözlerinizi kapatın, hani şu ruh bilimcilerin dediği gibi çocukluğunuza gidin ve kendinizi o çocukların yerine koyun. Bir süre öylece düşünün. Sonra gözlerinizi açıp sorun bakalım birilerine 'siz ne kadar insansınız?' diye, ne yanıt alacaksınız?
Bazıları da kendine sorsun ama...
Eğer, binanın bazı katlarını ahşap lambri ile kaplayıp, binanın elektrik düzeninin ilkel olduğuna kayıtsız kalan yurt yöneticisi iseniz, sorun bakalım kendinize ne kadar insanmışsınız?
Binayı yapan müteahhit, mühendis, mimar, usta, kalfa olarak işinizi savsaklamışsanız sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Binayı denetime birileri gelmiş de siz onlara 'bak biz falanlardanız' diye onları korkutup geri gönderdiyseniz, sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Şu binanın kontrolüne 'bizdendir' deyip yine onlardan birini gönderen bir kamu yöneticisi iseniz sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Binaya olur vermeyen kamu görevlisine telefon edip ya da haber göndererek 'îşi zor sokma' diyen bir politikacı iseniz sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Bunlardan hiç biri olmayıp o binayı kontrol etmesi gereken bir kamu görevlisi iken, binaya gitmeden ofisinizde dedikodu, politika vs yaparken ya da kahvede pişpirik oynarken olur yazısını imzalayan bir umursamaz iseniz sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Bu haberi boş gözlerle izledikten sonra, vah vah çekerek, sıcak yatağınızda keyifli bir uykuda dünyanın sıcak bir memleketinde denizin serinliğinde rahatladığınızı rüyada görebiliyorsanız sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Birilerinin yazıp çizdiği gibi gerçekten 'büyüyünce şöyle olacaklardı' diye sevinmiş iseniz sorun bakın siz ne kadar insanmışsınız?
Bir de böyle bir olayda üzülerek kendince önlemler sıralayan insanları 'bunların üzüldüğü falan yok, aksine şu nedenle sevinmişlerdir' diye ileti paylaşanlar, sizler; bu çocuklar Katolik, Protestan,Musevi, ateist ya da Rus, Alman, Fransız.. ailelerin çocukları olsaydı sevinecek miydiniz diye bir düşünün ve karar verin bakalım.
Siz ne kadar insansınız?
-- Ne demek istedi iyi bir şey mi?
Yanıt genellikle aynıdır.
--Bilmem herhalde.
Baştan söyleyeyim, 'iyi bir şey misiniz?' demek istiyorum.
Ortaokul çağında, onlu yaşlarda çocuklar.....
Çok büyük olasılıkla kocaman insanların aymazlığı yüzünden canlı canlı yandılar.
Çok şey söylemeye gerek yok bir an için gözlerinizi kapatın, hani şu ruh bilimcilerin dediği gibi çocukluğunuza gidin ve kendinizi o çocukların yerine koyun. Bir süre öylece düşünün. Sonra gözlerinizi açıp sorun bakalım birilerine 'siz ne kadar insansınız?' diye, ne yanıt alacaksınız?
Bazıları da kendine sorsun ama...
Eğer, binanın bazı katlarını ahşap lambri ile kaplayıp, binanın elektrik düzeninin ilkel olduğuna kayıtsız kalan yurt yöneticisi iseniz, sorun bakalım kendinize ne kadar insanmışsınız?
Binayı yapan müteahhit, mühendis, mimar, usta, kalfa olarak işinizi savsaklamışsanız sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Binayı denetime birileri gelmiş de siz onlara 'bak biz falanlardanız' diye onları korkutup geri gönderdiyseniz, sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Şu binanın kontrolüne 'bizdendir' deyip yine onlardan birini gönderen bir kamu yöneticisi iseniz sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Binaya olur vermeyen kamu görevlisine telefon edip ya da haber göndererek 'îşi zor sokma' diyen bir politikacı iseniz sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Bunlardan hiç biri olmayıp o binayı kontrol etmesi gereken bir kamu görevlisi iken, binaya gitmeden ofisinizde dedikodu, politika vs yaparken ya da kahvede pişpirik oynarken olur yazısını imzalayan bir umursamaz iseniz sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Bu haberi boş gözlerle izledikten sonra, vah vah çekerek, sıcak yatağınızda keyifli bir uykuda dünyanın sıcak bir memleketinde denizin serinliğinde rahatladığınızı rüyada görebiliyorsanız sorun bakalım ne kadar insanmışsınız?
Birilerinin yazıp çizdiği gibi gerçekten 'büyüyünce şöyle olacaklardı' diye sevinmiş iseniz sorun bakın siz ne kadar insanmışsınız?
Bir de böyle bir olayda üzülerek kendince önlemler sıralayan insanları 'bunların üzüldüğü falan yok, aksine şu nedenle sevinmişlerdir' diye ileti paylaşanlar, sizler; bu çocuklar Katolik, Protestan,Musevi, ateist ya da Rus, Alman, Fransız.. ailelerin çocukları olsaydı sevinecek miydiniz diye bir düşünün ve karar verin bakalım.
Siz ne kadar insansınız?
22 Kasım 2016 Salı
Lâl-i Gül
'Sevgilim, sana gizlice bu mektubu bırakıyorum... Seni ne kadar çok sevdiğimi söylemek için bırakıyorum bu mektubu... Biliyorum sana hiç söylemedim bunu... Seni nasıl sevdiğimi... Kendi duygularımın yoğunluğundan korktum hep... Umarım bir gün bu mektubu bulursun...
Lâl-i Gül'
Sultan Abdülmecid'in biri kız ikisi erkek üç çocuğunun annesi Lili, saraydaki adıyla Lâl-i Gül'ün kızıyla saraydan kaçmadan önce Sultan'a yazdığı mektup. Kaçışından sonra bulması için yatak odasına saklamış, ancak Sultan bu mektubu bulamamış.
Bütün bunlar Hristina Aleksandrou'nun Lâl-i Gül -Boğaz'ın Yakutu- isimli kitaptan. Literatür yayınlarından ve de tercümesi Zeynep Albayrak'tan.
Anlatılanların ne kadarı geçek, ne kadarı kurgu belli değil. Ne kadarı gerçeklerle örtüşüyor orası da belli değil. Sonu görece mutlu biten hüzünlü bir aşk öyküsü diye de düşünebilirsiniz. Ama okuyanlara hatırlattığı ve kimi zaman unuttuğumuz bir takım olgular var.
Bunlardan biri 'harem' diğerleri de içindekiler. Kimine göre harem bir okul, doğru. Kimine göre bir hapishane o da doğru. Kimine göre türlü entrikaların, kıskançlıkların, aşkların, hüzünlerin yaşandığı ortam. Bunların bir çoğu da doğrudur mutlaka.
Çocuk yaştaki kızların kimi köle tüccarları tarafından kaçırılarak, kimi savaş ganimeti olarak, kimi birilerinin hediyesi olarak bir araya getirildiği, asıl isimleri yerine yeni isimler verilerek bir yeni kültürle büyütüldükleri ortamlar. İçerisinden Sultanlar çıkmış, Osmanlı yönetiminde söz sahibi olmuş bir tür okul aynı zamanda. Mücevher satıcılarının en gözde satış alanı. Sanatın yoğun olarak yaşandığı yer.
Ama.
Kaçı buraya kendi isteği ile gelmiş olabilir sizce ve kaç tanesi gerçekten inandığı değerleri değiştirmiştir. Acaba bıraksalar kaç tanesi eski yaşamına dönmek isterdi. Kim bilir, her türlü şatafata karşın bir çoğu; köyünün dağlarında, ovalarında koşup oynamayı, tarlasını ekip biçmeyi ve evine yorgun argın geldiğinde, eşinin omuzuna başını koyup onun söylediği bir türküyle yorgunluğunu atmayı çok daha, çok isteyecekti. Orada güç sahibi olanlardan bazıları, kazandıkları güç nedeniyle 'iyi ki buradayım' demişlerdir kuşkusuz.
İşte en önemli nokta burası. İnsanların neyi istediği.
Ya haremdeki 'hadım'lar. Ağa bile olsalar eminim ki bulundukları konumda olmaktan hoşnut değillerdir. Ülkelerinden kaçırılıp büyük acılara dayanarak iğdiş edilirken neler düşünmüşlerdir dersiniz. Birilerine bekçilik etmek adına ne acılara katlanmışlar acaba. Böyle bir olaya neden olmak ya da böyle bir olayın içinde bulunmanın nasıl bir düşüncenin sonucu olduğunu bir düşünelim hele. Peki bütün bunlar olurken, zamanın yargıçları, hekimleri, din adamları, kanaat önderleri ne iş yapıyorlardı diye hiç içinizden geçmedi mi?
Bu yalnız bizim tarihimize özgü bir yaklaşım olmadığı da bir gerçek. Avrupa'nın şatolarında ya da saraylarında yaşananlar belki de bunlardan daha da ürkütücü.
Onun için ben sarayları hiç sevmem. Dünyanın birçok yerinde sarayları gezerken orada yaşanan şaşaa değil, hüzünler gelir aklıma. Hem orada yaşayanların hüzünleri; hem de orada yaşayanların insanlara yaşattıkları hüzünleri.
Saray sözünü hiç sevmedim. Adaletin sonuna bile eklense.
Onun için; sonunda saray diye adlandırılan bir yerde yetmiş tane kaşık, çatal ve bıçağın yer aldığı masalar yerine, Kumkapı'da bir çingenin şarkısı ve balık eşliğinde demlenmeyi yeğlerim.
İnsanlar istekleri dışında davranmasınlar, davranmak zorunda kalmasınlar, alınıp satılmasınlar diye insanoğlu 'demokrasi'yi icat etti.
Demokrasi, insanların çoğunluğun istediği gibi değil, insanın kendi istediği gibi yaşamasının en kısa ifadesidir bence.
Demokrasi dolu günler dileği ile....
Lâl-i Gül'
Sultan Abdülmecid'in biri kız ikisi erkek üç çocuğunun annesi Lili, saraydaki adıyla Lâl-i Gül'ün kızıyla saraydan kaçmadan önce Sultan'a yazdığı mektup. Kaçışından sonra bulması için yatak odasına saklamış, ancak Sultan bu mektubu bulamamış.
Bütün bunlar Hristina Aleksandrou'nun Lâl-i Gül -Boğaz'ın Yakutu- isimli kitaptan. Literatür yayınlarından ve de tercümesi Zeynep Albayrak'tan.
Anlatılanların ne kadarı geçek, ne kadarı kurgu belli değil. Ne kadarı gerçeklerle örtüşüyor orası da belli değil. Sonu görece mutlu biten hüzünlü bir aşk öyküsü diye de düşünebilirsiniz. Ama okuyanlara hatırlattığı ve kimi zaman unuttuğumuz bir takım olgular var.
Bunlardan biri 'harem' diğerleri de içindekiler. Kimine göre harem bir okul, doğru. Kimine göre bir hapishane o da doğru. Kimine göre türlü entrikaların, kıskançlıkların, aşkların, hüzünlerin yaşandığı ortam. Bunların bir çoğu da doğrudur mutlaka.
Çocuk yaştaki kızların kimi köle tüccarları tarafından kaçırılarak, kimi savaş ganimeti olarak, kimi birilerinin hediyesi olarak bir araya getirildiği, asıl isimleri yerine yeni isimler verilerek bir yeni kültürle büyütüldükleri ortamlar. İçerisinden Sultanlar çıkmış, Osmanlı yönetiminde söz sahibi olmuş bir tür okul aynı zamanda. Mücevher satıcılarının en gözde satış alanı. Sanatın yoğun olarak yaşandığı yer.
Ama.
Kaçı buraya kendi isteği ile gelmiş olabilir sizce ve kaç tanesi gerçekten inandığı değerleri değiştirmiştir. Acaba bıraksalar kaç tanesi eski yaşamına dönmek isterdi. Kim bilir, her türlü şatafata karşın bir çoğu; köyünün dağlarında, ovalarında koşup oynamayı, tarlasını ekip biçmeyi ve evine yorgun argın geldiğinde, eşinin omuzuna başını koyup onun söylediği bir türküyle yorgunluğunu atmayı çok daha, çok isteyecekti. Orada güç sahibi olanlardan bazıları, kazandıkları güç nedeniyle 'iyi ki buradayım' demişlerdir kuşkusuz.
İşte en önemli nokta burası. İnsanların neyi istediği.
Ya haremdeki 'hadım'lar. Ağa bile olsalar eminim ki bulundukları konumda olmaktan hoşnut değillerdir. Ülkelerinden kaçırılıp büyük acılara dayanarak iğdiş edilirken neler düşünmüşlerdir dersiniz. Birilerine bekçilik etmek adına ne acılara katlanmışlar acaba. Böyle bir olaya neden olmak ya da böyle bir olayın içinde bulunmanın nasıl bir düşüncenin sonucu olduğunu bir düşünelim hele. Peki bütün bunlar olurken, zamanın yargıçları, hekimleri, din adamları, kanaat önderleri ne iş yapıyorlardı diye hiç içinizden geçmedi mi?
Bu yalnız bizim tarihimize özgü bir yaklaşım olmadığı da bir gerçek. Avrupa'nın şatolarında ya da saraylarında yaşananlar belki de bunlardan daha da ürkütücü.
Onun için ben sarayları hiç sevmem. Dünyanın birçok yerinde sarayları gezerken orada yaşanan şaşaa değil, hüzünler gelir aklıma. Hem orada yaşayanların hüzünleri; hem de orada yaşayanların insanlara yaşattıkları hüzünleri.
Saray sözünü hiç sevmedim. Adaletin sonuna bile eklense.
Onun için; sonunda saray diye adlandırılan bir yerde yetmiş tane kaşık, çatal ve bıçağın yer aldığı masalar yerine, Kumkapı'da bir çingenin şarkısı ve balık eşliğinde demlenmeyi yeğlerim.
İnsanlar istekleri dışında davranmasınlar, davranmak zorunda kalmasınlar, alınıp satılmasınlar diye insanoğlu 'demokrasi'yi icat etti.
Demokrasi, insanların çoğunluğun istediği gibi değil, insanın kendi istediği gibi yaşamasının en kısa ifadesidir bence.
Demokrasi dolu günler dileği ile....
8 Kasım 2016 Salı
YEŞİLBARIŞ, MEŞİLBARIŞ
Sayın Cumhurbaşkanımız İngilizceye yeni bir sözcük kazandırdı sanırım -sanırım diyorum çünkü İngilizce bilmem- 'mreen'. Bizde yeşil yanında meşil, sarı yanında marı, sağlık yanında mağlık gibi terimler de kullanılabilir ama İngilizcede böyle bir durum var mı bilmiyorum.
Doğrusu Sayın Cumhurbaşkanımızı dinlerken kendime kızmıştım. Bu yeşilbarış (greenpeace) örgütü Türkiye'nin gelişmesini engellemek gibi bir çaba içindeyse ve bu nedenle eylemlerini Türkiye'de yapıyor, diğer ülkelerde yapmıyorsa -ki ben öyle bilmiyordum- geçmişte, sınırlı sosyal sorumluluk bütçemden bu örgüte yardım ederek ülkeme karşı bir eylemde mi bulunmuştum? Bilmeyerek de olsa bu yaptığım benim açımdan pek de affedilecek bir olay değildi.
Hemen başvurunun en kolay yolu 'Google' a başvurdum. Bakın neler çıktı.
Örgüt, 1971 yılında nükleer denemeleri protesto etmek amacıyla Alaska Eyaletinden Anichitka'daki nükleer enerji sahasına girmeleri ile Kanada'nın Vancouver şehrinde doğmuş.
Temel İlkeleri:
1. Şiddetsiz Doğrudan Eylem
2. Bilimsellik
3. Bağımsızlık
4. Tabiat Anaya Saygı
Bu ilkelere ne ölçüde uyduğu bir yana çıkış noktaları bunlardı ya rahatlamıştım.
Eylemlerini Türkiye'de gerçekleştirdiği bilgi ise doğru değildi. ABD, Fransa, İngiltere, Rusya, Norveç...vs gibi gelişmiş ülkelerde de ses getiren bir çok eylemi vardı. Sahi, Sayın Cumhurbaşkanımız Rusya'da eylemi nedeniyle tutuklanan bir Türk Aktivist kızımızı ülkemize getirmemiş miydi?
Yaptığı her eylemi onaylamıyor olabilirsiniz, söylemlerini yanlış bulabilirsiniz ama bu örgütün özellikle Türkiye'nin gelişmesini engellemek istediği görüşüne sahip olmanız pek de doğru gibi durmuyor sanırım.
Bilumum santrallerde enerji üretirken çevreye geri dönüşü olmayan zararlar vermemek esas olmalıdır. Ancak enerji şirketlerinin karlarını artırmak amacıyla ilk olarak çevreye verdikleri zararı göz ardı ettikleri de bir gerçekliktir. Bu gibi örgütler, eylemleri ile kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmaktadır. Bu gibi konularda taraflar televizyonlarda tartışmalı ve halkın bilgilenmesi sağlanmalıdır. Ne yazık ki gündem bir türlü böyle konulara gelememektedir.
Bu tür örgütlerin eylemlerinden rahatsızlık duymayalım.
Ve durup biraz düşünelim, tartışalım.
Ne ölçüde haklılar.
Doğrusu Sayın Cumhurbaşkanımızı dinlerken kendime kızmıştım. Bu yeşilbarış (greenpeace) örgütü Türkiye'nin gelişmesini engellemek gibi bir çaba içindeyse ve bu nedenle eylemlerini Türkiye'de yapıyor, diğer ülkelerde yapmıyorsa -ki ben öyle bilmiyordum- geçmişte, sınırlı sosyal sorumluluk bütçemden bu örgüte yardım ederek ülkeme karşı bir eylemde mi bulunmuştum? Bilmeyerek de olsa bu yaptığım benim açımdan pek de affedilecek bir olay değildi.
Hemen başvurunun en kolay yolu 'Google' a başvurdum. Bakın neler çıktı.
Örgüt, 1971 yılında nükleer denemeleri protesto etmek amacıyla Alaska Eyaletinden Anichitka'daki nükleer enerji sahasına girmeleri ile Kanada'nın Vancouver şehrinde doğmuş.
Temel İlkeleri:
1. Şiddetsiz Doğrudan Eylem
2. Bilimsellik
3. Bağımsızlık
4. Tabiat Anaya Saygı
Bu ilkelere ne ölçüde uyduğu bir yana çıkış noktaları bunlardı ya rahatlamıştım.
Eylemlerini Türkiye'de gerçekleştirdiği bilgi ise doğru değildi. ABD, Fransa, İngiltere, Rusya, Norveç...vs gibi gelişmiş ülkelerde de ses getiren bir çok eylemi vardı. Sahi, Sayın Cumhurbaşkanımız Rusya'da eylemi nedeniyle tutuklanan bir Türk Aktivist kızımızı ülkemize getirmemiş miydi?
Yaptığı her eylemi onaylamıyor olabilirsiniz, söylemlerini yanlış bulabilirsiniz ama bu örgütün özellikle Türkiye'nin gelişmesini engellemek istediği görüşüne sahip olmanız pek de doğru gibi durmuyor sanırım.
Bilumum santrallerde enerji üretirken çevreye geri dönüşü olmayan zararlar vermemek esas olmalıdır. Ancak enerji şirketlerinin karlarını artırmak amacıyla ilk olarak çevreye verdikleri zararı göz ardı ettikleri de bir gerçekliktir. Bu gibi örgütler, eylemleri ile kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmaktadır. Bu gibi konularda taraflar televizyonlarda tartışmalı ve halkın bilgilenmesi sağlanmalıdır. Ne yazık ki gündem bir türlü böyle konulara gelememektedir.
Bu tür örgütlerin eylemlerinden rahatsızlık duymayalım.
Ve durup biraz düşünelim, tartışalım.
Ne ölçüde haklılar.
6 Ekim 2016 Perşembe
EĞİTİMDE NE YAPILMALI?
'İkili öğretime son vereceğiz, eğitim tam gün olacak, ayrıca sınıflardaki öğrenci sayılarını azaltacağız' gibi sözcükler hemen tüm Milli Eğitim Bakanları ve Başbakanların ağzından dökülmüş, her siyasi partinin programına girmiştir.
Bu söylenenler olumsuz olgular mı?
Elbette hayır.
Ancak eğitim dünyamızın karşılaştıkları sorunlar yumağında ilk iki sırayı oluşturmuyor. Ancak oldukça güncel olmalı ki basın ve kamuoyu hemen söylenenleri tartışmaya başladı.
Önce şunu belirtmeliyim ki her tür eğitim kurumunda, çok değişik pozisyonlarda çalıştım ve bana göre eğitimimizin en önemli iki sorunu tam gün eğitim ve sınıftaki öğrenci sayısı değildir. Bu nedenle bu sorunların çözülmesi önemli olsa bile sanıldığı kadar başarı getirmeyeceği çok büyük bir olasılıktır.
Haydarpaşa Lisesinde 1971-72 öğretim yılında stajyer öğretmen olarak göreve başladığımda sınıftaki öğrenci sayıları çoğunlukla 70 in üzerinde idi - o okulda 99 kişilik sınıfta ders anlattığımı anımsarım.- Aynı dönemde ücretli olarak bir özel okulda da görev yapmaktaydım ve orada da öğrenci sayıları 15 i geçmiyordu.
Ve Haydarpaşa Lisesinin başarısı açık ara daha öndeydi.
Ayrıca ikili öğretimden, tekli öğretime geçiş olayında da başarının tahmin edildiği kadar artmadığı yapılacak bir araştırma ile saptanabilir.
Ve yine ayrıca okulun fiziksel koşullarını iyi hale getiren bazı öğretim kurumlarında başarının buna paralel artmadığı da görülen olaylardandır.
Peki nedir en önemli sorunlar?
Aslında bunu herkes biliyor da üç maymunu oynuyor dersem yeridir.
Öğrenme olgusunun çok sayıda bileşeni vardır ve bu bileşenlerin hepsi de derece derece önemlidir ama bana göre en önemli iki bileşen öğretmen ve öğrencidir. Öğretmen ve öğrencide yeterli niteliğe ulaşılabilirse mekan sorunları bir ölçüde aşılabilecektir.
Öğretmenler her bakımdan iyi yetiştirilmelidir. Öğretmenler iyi bir akademik bilgi yanında, öğretme ve sorun çözme becerilerine sahip olmalıdır. Sorgulama ve tartışmanın ne olduğunu bilen, araştıran, araştırmalarını uygulamaya dönüştürebilen ve bu özelliklerini öğrencilerine aktarabilen bireyler olması gerekir öğretmenlerin. Bunun için eğitim fakültelerinde yapılacaklar elbetteki önemlidir ama asıl olanı okul içerisinde -okulda yeterli öğretmen yoksa birbirine yakın bir kaç okul öğretmenleri bir araya getirilerek- yapılacak hizmet içi eğitimlerdir. Bütün bunları yaptınız ama öğretmenin sosyal ve ekonomik problemlerini çözmediniz. Yaptığınız her şey kağıt üstünde kalacaktır. Şimdiye kadar hep öyle olmuştur.
Öğrencilerde de 'öğrenme isteği' oluşturabilmek bir o kadar önemlidir. Bunun yapılabilmesi belki öğretmen sorunundan da zor ve kapsamlı olabilir.
Bina yapmak, öğretmen atamak, donatı sağlamak bu sorunların yanında daha kolay ve ekonomik açıdan rahat çözülebilecek konular olup 'önce bu kolay olanları yapalım zor olanı sonra çözeriz' görüşü, 'öğrencilerin bir sınavda kolay sorudan başlaması' gibi bir şey değildir. zor olan asıl sorunu çözmeden kolayı çözmek bir süre sonra o kolayda yapılanların etkisiz hale geleceğine emin olunuz. Şimdiye kadar hep böyle olmuştur. Örnek Fatih projesi. Yapılan harcamalar, sadece birilerinin ekonomik durumunu iyileştirmekten öte bir yarar getirmemiştir.
Bu kadar sorun varken kaynakları kullanmada eğitime bu yatırımı yapmak -hemen sonuç vermeyeceği için- tuhaf algılanırsa, bu sorunlarımızın hep süreceğini bilmelisiniz. Rasyonel eğitim politikaları geliştirmediğimiz sürece zaman zaman birileri birilerine yaşamlarını yitirdiğinde 'peygambere komşu' olacağını söyleyecek ve o birileri de buna inanacaktır. unvanları prof olsa bile.
İnanın toplum ve yöneticiler olarak şu 'lüks' sevdamızı gemleyebilir isek bu sorunları çözeriz.
Bu söylenenler olumsuz olgular mı?
Elbette hayır.
Ancak eğitim dünyamızın karşılaştıkları sorunlar yumağında ilk iki sırayı oluşturmuyor. Ancak oldukça güncel olmalı ki basın ve kamuoyu hemen söylenenleri tartışmaya başladı.
Önce şunu belirtmeliyim ki her tür eğitim kurumunda, çok değişik pozisyonlarda çalıştım ve bana göre eğitimimizin en önemli iki sorunu tam gün eğitim ve sınıftaki öğrenci sayısı değildir. Bu nedenle bu sorunların çözülmesi önemli olsa bile sanıldığı kadar başarı getirmeyeceği çok büyük bir olasılıktır.
Haydarpaşa Lisesinde 1971-72 öğretim yılında stajyer öğretmen olarak göreve başladığımda sınıftaki öğrenci sayıları çoğunlukla 70 in üzerinde idi - o okulda 99 kişilik sınıfta ders anlattığımı anımsarım.- Aynı dönemde ücretli olarak bir özel okulda da görev yapmaktaydım ve orada da öğrenci sayıları 15 i geçmiyordu.
Ve Haydarpaşa Lisesinin başarısı açık ara daha öndeydi.
Ayrıca ikili öğretimden, tekli öğretime geçiş olayında da başarının tahmin edildiği kadar artmadığı yapılacak bir araştırma ile saptanabilir.
Ve yine ayrıca okulun fiziksel koşullarını iyi hale getiren bazı öğretim kurumlarında başarının buna paralel artmadığı da görülen olaylardandır.
Peki nedir en önemli sorunlar?
Aslında bunu herkes biliyor da üç maymunu oynuyor dersem yeridir.
Öğrenme olgusunun çok sayıda bileşeni vardır ve bu bileşenlerin hepsi de derece derece önemlidir ama bana göre en önemli iki bileşen öğretmen ve öğrencidir. Öğretmen ve öğrencide yeterli niteliğe ulaşılabilirse mekan sorunları bir ölçüde aşılabilecektir.
Öğretmenler her bakımdan iyi yetiştirilmelidir. Öğretmenler iyi bir akademik bilgi yanında, öğretme ve sorun çözme becerilerine sahip olmalıdır. Sorgulama ve tartışmanın ne olduğunu bilen, araştıran, araştırmalarını uygulamaya dönüştürebilen ve bu özelliklerini öğrencilerine aktarabilen bireyler olması gerekir öğretmenlerin. Bunun için eğitim fakültelerinde yapılacaklar elbetteki önemlidir ama asıl olanı okul içerisinde -okulda yeterli öğretmen yoksa birbirine yakın bir kaç okul öğretmenleri bir araya getirilerek- yapılacak hizmet içi eğitimlerdir. Bütün bunları yaptınız ama öğretmenin sosyal ve ekonomik problemlerini çözmediniz. Yaptığınız her şey kağıt üstünde kalacaktır. Şimdiye kadar hep öyle olmuştur.
Öğrencilerde de 'öğrenme isteği' oluşturabilmek bir o kadar önemlidir. Bunun yapılabilmesi belki öğretmen sorunundan da zor ve kapsamlı olabilir.
Bina yapmak, öğretmen atamak, donatı sağlamak bu sorunların yanında daha kolay ve ekonomik açıdan rahat çözülebilecek konular olup 'önce bu kolay olanları yapalım zor olanı sonra çözeriz' görüşü, 'öğrencilerin bir sınavda kolay sorudan başlaması' gibi bir şey değildir. zor olan asıl sorunu çözmeden kolayı çözmek bir süre sonra o kolayda yapılanların etkisiz hale geleceğine emin olunuz. Şimdiye kadar hep böyle olmuştur. Örnek Fatih projesi. Yapılan harcamalar, sadece birilerinin ekonomik durumunu iyileştirmekten öte bir yarar getirmemiştir.
Bu kadar sorun varken kaynakları kullanmada eğitime bu yatırımı yapmak -hemen sonuç vermeyeceği için- tuhaf algılanırsa, bu sorunlarımızın hep süreceğini bilmelisiniz. Rasyonel eğitim politikaları geliştirmediğimiz sürece zaman zaman birileri birilerine yaşamlarını yitirdiğinde 'peygambere komşu' olacağını söyleyecek ve o birileri de buna inanacaktır. unvanları prof olsa bile.
İnanın toplum ve yöneticiler olarak şu 'lüks' sevdamızı gemleyebilir isek bu sorunları çözeriz.
6 Mayıs 2016 Cuma
DARBE Mİ?
Sayın Davutoğlu'nun görünürde ayrılması, gerçekte ayırılması sonucunda ülkede 'kaos' olur mu biçimindeki bir soruya verilecek en güzel yanıt 'bir değişiklik olmaz' olacaktır sanırım.Çünkü kimilerine göre ülkede zaten bir 'kaos' var, kimilerine göre ülke 'güllük gülistanlık'.
Sarayın darbe yaptığını söylemek 'mış' gibi yapılanlara inanmak saflığından gelmiyorsa; 'mış' gibi yapmaktan başka bir şey değildir.
AKP nin aldığı oyları Davutoğlu'na yazmak ise siyaseti benden de az bilmek anlamına gelir ki, bu doğru olamayacağına göre,bu da 'mış' gibi yapmaktır.
Davutoğlu ile Erdoğan arasında bir ideoloji farklılığı yoktur, olsa olsa belki birazcık yöntem farklılığı vardır ki o da okuma yazma farklılığından ileri gelmektedir.
Onun için 'ne olur?' sorusunun en güzel yanıtı 'değişiklik olmaz' dır.
Çünkü Sayın Erdoğan zaten Başkan gibi davranıyordu, yine başkan gibi davranmayı sürdürecektir. belki Bakanlar kuruluna daha sık başkanlık eder hepsi o.
Unutmayın insan kendi elinde olmayan bir 'erk' için darbe yapar. Erk elindeyse yaptı 'darbe' değil 'düzenleme' olur.
Şimdilerde bir Başbakan toto oynanıyor ki sormayın gitsin. E kimseden aşağı olmak istemeyeceğimden toto ya ben de katılayım.
Tutmayacağını bile bile. Maksat spor olsun.
1.Binali Yıldırım Başbakan olmaz. O'nun görevi Başbakanlara ayar vermektir ve görevini sürdürecektir.
2.Berat Albayrak da olmaz. O'nun işi gayet iyi
3.Benim iki adayım var.Bekir Bozdağ ve Nabi Avcı.
Neden mi?
Bence bu yönetimin en kötü olduğu iki alanı Adalet ve Eğitimdir de ondan.
Bakalım göreceğiz.
Sarayın darbe yaptığını söylemek 'mış' gibi yapılanlara inanmak saflığından gelmiyorsa; 'mış' gibi yapmaktan başka bir şey değildir.
AKP nin aldığı oyları Davutoğlu'na yazmak ise siyaseti benden de az bilmek anlamına gelir ki, bu doğru olamayacağına göre,bu da 'mış' gibi yapmaktır.
Davutoğlu ile Erdoğan arasında bir ideoloji farklılığı yoktur, olsa olsa belki birazcık yöntem farklılığı vardır ki o da okuma yazma farklılığından ileri gelmektedir.
Onun için 'ne olur?' sorusunun en güzel yanıtı 'değişiklik olmaz' dır.
Çünkü Sayın Erdoğan zaten Başkan gibi davranıyordu, yine başkan gibi davranmayı sürdürecektir. belki Bakanlar kuruluna daha sık başkanlık eder hepsi o.
Unutmayın insan kendi elinde olmayan bir 'erk' için darbe yapar. Erk elindeyse yaptı 'darbe' değil 'düzenleme' olur.
Şimdilerde bir Başbakan toto oynanıyor ki sormayın gitsin. E kimseden aşağı olmak istemeyeceğimden toto ya ben de katılayım.
Tutmayacağını bile bile. Maksat spor olsun.
1.Binali Yıldırım Başbakan olmaz. O'nun görevi Başbakanlara ayar vermektir ve görevini sürdürecektir.
2.Berat Albayrak da olmaz. O'nun işi gayet iyi
3.Benim iki adayım var.Bekir Bozdağ ve Nabi Avcı.
Neden mi?
Bence bu yönetimin en kötü olduğu iki alanı Adalet ve Eğitimdir de ondan.
Bakalım göreceğiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)